DOĞRUDAN DEMOKRASİ (KOMÜNİST PARTİSİ) SAYFASINA HOŞGELDİNİZ

Değişikler | Yeni Eklemeler

KİTLELERİN MÜCADELE VE ÖRGÜT ŞEKİLLERİ VE PARTİNİN TAKTİKLERİ

1- Devrimin objektif şartlarını incelerken, devrimci durumun bir belirtisi olarak kitle eylemlerinde hatırı sayılır bir artışa değindik; devrimin sübjektif şartlarını incelerken de, devrimin sübjektif şartlarının kitlelerin mevcut otoriteyi yıkacak kadar güçlü kitle eylemleri yürütebilme yeteneği ve bunu mümkün kılan devrimci ruh olduğunu gördük.
Buradan kolayca görülebileceği gibi devrimin sübjektif şartları ve dolayısıyla devrim, devrimci durumun bir ürünüdür ve devrimci durumun devrimin sübjektif şartlarını üretmesi kitlelerin mücadelesi, kitle eylemleri üzerinden, kitle eylemleri aracılığıyla olmaktadır.
Eğer saf, soyut komünizm, kitleler tarafından yürütülen pratik siyasi faaliyet seviyesine yükselecekse, ancak ve ancak kitlelerin malı haline geldiğinde pratik bir güç haline gelen teori, pratik bir güç haline gelecekse, partimiz propaganda gruplarından, kitlelerin pratik siyasi faaliyetini yönetecek bir parti haline gelecekse yani bolca laf yapan devrimci bir grup olarak kalmayacaksa, kitlelerin mücadelelerine doğru bir şekilde yaklaşmayı öğrenmek zorundadır. Ancak ve ancak kendi tecrübeleri sayesinde öğrenebilen kitleleri kendi mücadeleleri üzerinden devrime ve komünizme yöneltmeyi becerebilmelidir.
Burada kitlelerin mücadele ve örgüt şekillerini ve bunlara partinin nasıl yaklaşması gerektiğini, yani bu sorunla ilgili taktiklerini nasıl tespit etmesi¬ gerektiğini inceleyeceğiz.
Bu soruna doğru yaklaşımı mümkün kılan iki temel fikir vardır.
i- Parti, mücadele ve örgüt şekilleri konusundaki görüşlerini kitlelerin mücadelesi, kitlelerin eylemleri üzerinde yükseltmelidir. Kitleler ne taleplerle¬ harekete geçiyor? Bu hareket esnasında ne tür örgütler oluşturuyorlar? Tüm bunların gelişme yönü ne? Tüm bunları nasıl olur da daha ileri şekillere doğru itebiliriz....
“Baştan başlayalım. Bir Marksistin mücadele biçimleri sorununu incelemesi için neler gereklidir? En başta, Marksizm, hareketi herhangi tek ve belirli bir savaş biçimine bağlamamakla sosyalizmin bütün ilkel biçimlerinden ayrılır. En çeşitli mücadele biçimlerini kabul eder. Fakat onları “icat” etmez; hareketin(x) [(x): partinin değil, sınıfların, kitlelerin, bizzat onların kendi hareketi)] kendi içinden, kendiliğinden doğan devrimci sınıf mücadelesi yöntemlerini genelleştirmekle, örgütlemekle, bilinçli kılmakla yetinir. (abç) Bütün soyut formüllerin, bütün doktriner reçetelerin mutlak biçimde düşmanı olan Marksizm, hareketin geliştiği, kitlelerin bilincinin ilerlediği, ekonomik ve siyasi bunalımların şiddetlendiği ölçüde (abç) savunmanın ve saldırının gittikçe daha çeşitli yeni yöntemlerini doğuran kitle mücadelesinin dikkatle ele alınmasını ister. (abç) Bu nedenle Marksizm, mutlak biçimde hiç bir mücadele şeklini reddetmez. Hiç bir zaman belli bir anda var olan ve olanaklı bulunan mücadele biçimleriyle sınırlı kalamaz, toplumsal konjonktürdeki bir değişimin kaçınılmaz olarak yeni, belirli bir dönemin militanları için henüz bilinmeyen mücadele biçimleri ortaya çıkaracağını kabul eder. Bu bakımdan Marksizmin kitlelerin pratiği okulunda öğrenim yaptığı söylenebilir, (abç) “sistem mücid”le¬rinin çalışma odalarında keşfettikleri mücadele biçimlerini kitlelere önererek onlara ders verme iddiasında değildir (abç) örneğin, Kautsky toplumsal devrim biçimlerini incelerken, gelecek bunalımın bize şimdiden göremeyeceğimiz yeni mücadele biçimlerini getireceğini biliyoruz diyordu. (Bolşevik Partizan, 11/1, s.27, Lenin’den alıntı)
Lenin’in “Sol kanat komünizmi...” kitabının “Bazı Sonuçlar” bölümünün şu satırlardan sonrasını, bu konuyu akılda tutarak okunması yerinde olacaktır: “Bir bütün olarak tarih ve özel olarak devrimler tarihi, her zaman içerik olarak daha zengin, daha çeşitli, çok şekillidir...”
ii- Mücadele ve örgüt biçimleri konusundaki görüşlerimiz -taktiklerimiz- bizzat kitlelerin mücadeleleri üzerinde yükselmeli. İyi ama bu kitle mücadelesi neyin üzerinde yükseliyor?
Bu kitle mücadelesi, her bir toplumun o anda ulaştığı objektif konumu temelinde, bizzat toplumun ekonomik, siyasi kültürel olarak o anda vardığı somut koşullar üzerinde yükselir, ortaya çıkar: Toplumun bu objektif konumunu bilmeden, bu toplumdaki kitle eylemlerine de bir anlam vermek, onların gelişme yönünü görebilmek açıktır ki imkansızdır.
Toplumun ekonomik, siyasi, kültürel konumunu belirlemek, tüm bu faktörlerin birbirleriyle ilişki içinde ve tarihi olarak ve aynı zamanda o anda somut olarak ele alınmasını gerektirir. Dahası var, ülkenin o andaki ekonomik, siyasi, kültürel konumu sadece ülke içinde bir incelemeyle belirlenmez, bu onu çevreleyen tüm ülkelerin, giderek tüm dünya ülkelerinin ekonomik,siyasi, kültürel konumunu ve birbirleriyle ilişkisini de incelemeyi gerekli kılar!
“İkinci olarak Marksizm, mücadele biçimleri sorunun tarihi yönüyle ele alınmasını gerektirir. Bu sorunu somut ve tarihi şartları hesaba katmaksızın ortaya koymak, diyalektik materyalizmin ABC’sini bilmemektir. Ekonomik evrimin değişik anlarında, politik durumdaki, ulusal kültürdeki, var olma koşullarındaki vb. çeşitli koşullara bağlı olarak, farklı mücadele biçimleri birinci plana geçer, başlıca biçimler halini alır, ayrıca ikinci derecedeki, yardımcı yöntemler de değişir. Hareketin vardığı noktadaki somut koşulları incelemeden belirli bir mücadele biçimi kabul etmek sorunu ortaya çıktığında, evet veya hayır diye cevap vermeye çalışmak, Marksizmin alanının tamamıyla terketmek demektir.” (BP, 11/1,s.28)
“...bir toplumdaki mutlak olarak tüm sınıflar arasındaki ilişkilerin objektif olarak ele alınması ve dolayısıyla bu toplum tarafından ulaşılmış gelişmenin objektif seviyesi ve o toplumla diğerlerinin ilişkisinin ele alınması, yalnızca bu ileri bir sınıfın doğru taktiklerinin temeli olarak hizmet edebilir. Aynı zamanda tüm sınıflar ve tüm ülkeler statik olarak değil, dinamik yani hareketsiz değil, hareket halinde görülür (ki bu hareketin kanunları her bir sınıfın ekonomik var oluş şartlarıyla belirlenir” (Lenin, SE, C.1, s.54, “Karl Marks” başlıklı makale, ”Proletaryanın sınıf mücadelesinin taktikleri” bölümü)
“Açıktır ki, kitleler arasında devrimci bir hava ve bu havanın büyümesini sağlayan şartlar olmadan, devrimci taktikler hiç bir zaman için eyleme dönüşmeyecektir. Rusya’da uzun ve acılı tecrübe bize devrimci taktiklerin yalnızca devrimci bir hava üzerinde inşa edilemeyeceği gerçeğini öğretmiştir. Taktikler devrimci hareketlerin tecrübeleri yanında, bir devletteki (ve onu çevreleyen devletlerdeki ve bütün dünyadaki bütün devletlerdeki) bütün sınıf güçlerinin etraflı ve tamamıyla objektif bir değerlendirmesine dayanmalıdır.” (Lenin, SE, C.3, s.384, “Sol Komünizm..., “‘Burjuva parlamentosuna katılmalı mıyız?” bölümü)

2- Halk Savaşı: Mücadele biçimi mi devrimin yolu mu? Sürekli devrimci durum teorisini, parti ve ordunun devrimin subjektif şartı olduğu fikrini, devrimin parti ve ordunun silahlı eylemleri olduğunu savunan yaklaşımın “devrimin yolu” tespitiyle “mücadele şekli” tespiti bir ve aynıdır! Bunların farklı şeylermiş gibi ortaya konması, “mücadele şekli icad eden” mücidler olduklarını saklamak için icat edilmiştir. Bu noktada şöyle bir yaklaşım ortaya konmaktadır:
Halk savaşı kavramı aslında bir çeşit savaş şeklini ancak ve ancak, şu veya bu nedenlerle “halk”a dayanabilen parti ve grupların “halk”ı örgütleyip, harekete geçirerek sürdürdükleri bir savaş şeklini ifade eder! Bu fikri savunanlara göre ise, bir yerde “teori”, başka bir yerde “strateji” adını taktıkları, aslında bunlardan hiç birisi olmayan halk savaşı, devrimin yoludur. “Devrimin yolu, halk savaşı stratejisidir.” Bu fikri savunanların bu halk savaşı, işin aslında kendilerinin başlatacakları ve sürdürecekleri, ve kendileri gibi deliye her gün bayram diyen köylüler varsa onların da katılacağı, bir “silahlı mücadele”dir. Fakat her halükarda, bu halk savaşı bir “silahlı mücadele”, “küçükten büyüğe” “kırlardan şehirlere” doğru gelişen bir “silahlı mücadele”dir!
İşte “devrimin yolu” bu “silahlı mücadele”nin yoludur! Ve daha önce de görüldüğü gibi, işin aslında bu silahlı mücadele bu fikri savunanların “devrim”lerinin de ¬ta kendisidir!
Bu fikri savunanlara göre devrim ile “silahlı mücadele”, silahlı mücadelenin yolu ile, devrimin yolu olan halk savaşı bir ve aynıdır. İşte tam da bu nedenledir ki, onlar devrimi başlatmalarından, devrimi zafere ulaştırdıkları ana kadar, bu “belirli tarihi dönem için geçerli” gördükleri halk savaşına “strateji” demekteler: Onlara göre halk savaşı “uzun süreli” olacaktır, ve bu uzun süre boyunca sürekli olacaktır. Süre uzun olduğu için de halk savaşı stratejidir¬.
Buradan kolayca görülebilir ki, bu fikri savunanların halk savaşı ile silahlı mücadeleleri bir ve aynı şeyler, “devrimin yolu olarak halk savaşı stratejisi” fikri ile “belirli bir tarihi dönem için geçerli” “silahlı mücadele” tespiti, bu mücadele şekli tespiti, bir ve aynı şeylerdir!

3- Lenin’in toplumu ve toplumlar arası ilişkinin hareket halinde görülmesi, sınıflar arası ilişkinin hareket halinde görülmesi ve dolayısıyla bu hareketlerin her an somut olarak ele alınması incelenmesi ve taktiklerin, mücadele ve örgüt şekilleri konusundaki görüşlerimizin ancak ve ancak bu incelemeye dayandırılarak tespitini talep ettiği açıktır. Ve yine açıktır ki bu, her toplumun tarihi gelişmesi ve dolayısıyla milli karakterlerinin de dikkate alınması demektir!
Halk savaşını devrimin yolu olarak tespit eden yaklaşıma göre ise bir “toplumsal yapı” tespiti yapılır, ondan sonra da bu toplumsal yapıya uygun mücadele şekli, taa ki bu “toplumsal yapı” devrim ile değiştirilinceye kadar geçerli bir mücadele şekli tespit edilir. Açıktır ki bu fikri savunanlar toplumu, sınıflar arası ilişkiyi hareket halinde görmek yerine hareketsiz olarak görüyorlar, gördükleri tek şey “toplumsal yapı” tespitleridir. Ve aynı zamanda taktik’in sorunu olan mücadele şekli sorununu “strateji”ye dönüştürüyorlar, yani imkansız bir iş başarıyorlar.
Mesela bunlara göre Türkiye Kemal paşa döneminde yarı-sömürge, yarı-feodaldi bugünde öyledir, devrim oluncaya kadar da böyle olacak, dolayısıyla tüm bu dönemde esas mücadele şekli silahlı mücadeledir.
Ve bunun üzerinden, her toplumun tarihi gelişmesinin, dolayısıyla milli karakteristiklerinin, kendine özgü milli özelliklerinin dikkate alınması gerekliliğinde mevcut olan bin bir çeşitliliği, bin bir farklılığı kendi icatları olan “kapitalist ülke” ‘‘yarı-sömürge, yarı-feodal ülke” farklılığına indirgerler. Yani bir yandan toplumu hareket halinde görmeyi reddedip, her anda sınıflar arası ilişkinin somut durumuna bakarak taktiklerin belirlenmesi ve bunu yaparken milli özelliklerin de dikkate alınması yerine, bir kere bir “toplumsal yapı” tespit edip, buna uygun uzun süreli devrimin zaferine kadar geçerli bir mücadele şekli tespit ediyorlar ve bunu yaparken sadece ve sadece “kapitalist ülke” “yarı-sömürge, yarı-feodal ülke” farklılıklarını dikkate alıyorlar -kaldı ki bu ülke çeşitleri, “toplumsal yapı” tespitleri de kendi icatları olan geçersiz tespitlerdir!
Sonuç olarak bu yaklaşımı güdenler mücadele ve örgüt şekilleri konusuna, Lenin üzerinden el attıklarında vardıkları yer, mücadele şekli mucitliğidir. Zaten kitlelerin yerine kendilerini, kitlelerin mücadelesi yerine, kendi mücadelelerini -silahlı türünden- geçiren ve bunu da devrim ve kendi mücadeleleri için çizdikleri ayakları yere basmaz plana da “devrim yolu” diyen, yaklaşımın bu konuda da mucitlik pozisyonuna düşmesinden başka bir şey imkansızdır!

Not 7: İŞÇİ SINIFININ MÜCADELE VE ÖRGÜT ŞEKİLLERİ VE HALK SAVAŞÇILARI
i) İşçi Ayaklanmaları - Genel Grev
Devrim Yolu olarak halk savaşını savunanların bu konudaki görüşlerinin bazıları şöyle öztelenebilir:
1- Devrim ilk başlarda şehirlerde başarıya ulaşamaz.
2- Köylüler kızıl siyasi iktidarı kurabilir ve yaşatabilirler. Yani, köylü ayaklanmaları başarı kazanabilir. Fakat
3- İşçi ayaklanmaları kırlara çekilmezse bastırılmaya mahkumdur.
4- Bastırılmaya mahkum bir harekete girişmek aptallıktır. Ama
5- Şehirlerde zaman zaman ayaklanma düzenleyip kırlara çekilmeliyiz.
6- Şehirlerde genel ayaklanma ile iktidarı ele geçirmek hayaldir. PDA’nın böyle bir hayali vardır.
Önce bu görüşlerin kendi içlerindeki mantık silsilesini tespit edelim.
Birincisi: İşçi ayaklanmalarını, şehirlerdeki (hele hele de büyük şehirlerdeki) ayaklanmaları kırlara çekmek fikri üstünde fazla düşünülmeden ileri sürülmüştür. Şöyle ki ,
i) “büyük şehirler”, işçilerin yerleşme merkezleri esas olarak batıda,
ii) tüm “stratejik savunma dönemi” boyunca da karşı devrimci ordu ayak’ta ve bizden güçlü
iii) bizim üs alanlarımız, gerilla faaliyeti yürüttüğümüz yörelerde “en geri” kırlık bölgeler, yani doğuda -işin aslında esas olarak Kürt bölgeleri! Bu şartlarda “ayaklanmanın” yani ayaklanmış işçilerin “kırlara çekilmesi” en iyi ihtimalle içi boş bir laf, uygulanamaz bir tespit değil midir! İstanbul’daki ayaklanmacı işçilerin, karşı devrimci ordu ayakta iken, Tunceli’ye çekilmesini bir düşününüz!
İkincisi; bu içerik olarak boş olan “işçi ayaklanmalarının kırlara çekilmesi” fikri, işin aslında, devrimin ilk başlarda şehirlerde başarıya ulaşamayacağı -ve kırlarda başarıya ulaşacağı- fikrinin kaçınılmaz sonucu olarak ileri sürülmüştür. Devrim ilk başlarda şehirlerde başarıya ulaşamaz, iyi ama işçi ayaklanmaları, yani şehirlerdeki ayaklanmalar da önlenemez; bu paradokstan “devrimci” kurtuluş yolu... ayaklanmayı kırlara çekmek...
Üçüncüsü; başından sonucu belli bir işe kalkışmak aptallıksa; işçi ayaklanmalarının yenilmeye mahkum olduğu da başından biliniyorsa, işçi ayaklanmaları düzenlemek aptallık olmaz mı? Olur! Ama devrim yolu olarak Halk savaşını önerenler düzenlenmesini talep ediyor... Kırlara çekmek için. Ama bu da aptallığı ortadan kaldırmıyor.
Şimdi de buradaki fikirlerin, muhtemel sonuçlarına, Devrim Yolu olarak halk savaşını savunanların propagandasını ettiği sonuçlara bir bakalım:
Birincisi; eğer işçi ayaklanmaları yenilmeye mahkum ise, Devrim Yolu olarak halk savaşını savunanların işçiler arasında bunun propagandasını yapması, “ayaklanmayın yenilirsiniz” demesi gerekir!
Bu dendi de. Genel grev aleyhine yapılan propagandanın temel taşını bu oluşturuyordu. Bazı halk savaşcısı gurupların “genel grev” çağrıları, işçiler 1980 öncesinin TKP’sinin peşinde iken yapılan bu çağrılar içi boş çağrılarıdı. Ama Devrim Yolu olarak halk savaşını savunanlar bu “genel grev “çığırtkanlığına yukarıdaki temelde karşı çıktı! Çünkü adına layık bir “genel grev”, yani siyasi genel greve dönüşmesi gereken bir genel grev, gelişmesi içinde “işçi ayaklanmalarına” dönüşmelidir: Ama “işçi ayaklanmaları” yenilmeye mahkum... “işçi ayaklanmaları” üzerinden iktidarı ele geçirmeyi “hayal etmek” troçkistlik, ...çünkü yarı sömürge-yarı feodal ülkelerde devrim ilk başta şehirlerde başarı kazanamaz... Sonuç, genel grev üzerinden işçi ayaklanmalarına karşı propaganda idi.
İşte buna rezalet derler:
İkincisi; bu fikirlere sadık kalanlar, kaçınılmaz olan işçi ayaklanmaları patlak verdiğinde, tam da ayaklanma sırasında işçilere “yenileceksiniz, kırlara çekilin” diye propaganda yapmak zorunda kalacak ve bozguncular “şerefine” ulaşacaklardır. Ayaklanma sırasında bu tür propagandalarla işçilerin karşısına çıkan bir örgüt, o şehirdeki işçiler arasında bir daha tutunamaz!
Üçüncüsü; ayaklanmayı Devrim Yolu olarak halk savaşını savunanlar başlatırsa ve ayaklanmacı işçilerin tümü değil de ayaklanmayı düzenleyen halk savaşı savunucuları “kırlara çekilir” ise, bu, ikinciden de büyük bir rezillik olur. İşçilere genel grevi ve ayaklanmayı yasaklayan; onlara işçilerin nasılsa yenileceğini, ama köylülerin zafer kazanacağını propaganda eden; ayaklanma düzenlerse de, veya ayaklanmalar kendiliğinden patlak verdiğinde bizzat ayaklanma içinde “kırlara çekilme” yani bozgunculuk propagandası yapan, yani Devrim Yolu olarak halk savaşını savunanların mevcut görüşlerini eylemlerine kılavuz yapmaya kalkışan bir partinin sadece ve sadece lafta bir proletarya partisi olacağı, eylemleriyle proletarya saflarını bozmak, moral olarak yıpratmaktan başka bir şey yapamayacağı açıktır!