DOĞRUDAN DEMOKRASİ (KOMÜNİST PARTİSİ) SAYFASINA HOŞGELDİNİZ

Değişikler | Yeni Eklemeler

ULUSLARIN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI ULUSLARIN AYRI DEVLET KURMA HAKKI

ULUSLARIN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI
ULUSLARIN AYRI DEVLET KURMA HAKKI
I. BURJUVA EŞİTLİK

  1. Eşitlik. Prensipi.
    Şeyleri eşitlemek için birinci gereklilik eşit olmayan şeylerin varlığıdır.
    Bu eşit olmayan şeyleri eşitlemek için onlarda ortak bir nitelik, ortak bir karakter bulunmalıdır. Bu yapıldıktan sonra bu iki farklı şeyin ortak niteliğinin, bu ortak karakterin bu iki farklı şeyde var olan niceliği, miktarı ölçülüp bu miktar eşitlenebilir.
    Eşitlik prensibi esas olarak bundan ibarettir.
    Bu nedenle şu tür sonuçlara yol açabilir.
    Birkaç yüzyıl önce bir İngiliz tüccar bir pasifik adasındaki bir aşiretin başındaki bayana bir elbiselik kumaşı hediye olarak sunduğunda, aşiret ilkel komünist anlayışa sahip olduğundan kumaş aşiretteki bütün kadınlara eşit olarak dağıtılmak üzere küçük parçalara kesilip bütün kadınlara eşit ve küçük ve hiçbir işe yaramaz kumaş parçaları olarak dağıtılır. Böylece aşiretteki eşitlik prensibi uygulanmış olur.
    Tüm fikirlerin düşmanı, tüm farklı ulusların-ırkların düşmanı, tüm insanlığın düşmanı bir fikir, fikir özgürlüğünün ve dolayısıyla demokrasinin azılı düşmanı bir fikir de bir fikri olduğu için, eşitlik prensibi adına onun da özgürlüğü savunula bilinir. İnsan hakları beyannamesinin tartışması sırasında sosyalist devletler temsilcilerine karşı ‘batılılar’ yanı ABD kapitalistleri ve diğerleri böyle yapmışlardır. Nazizm’in, faşizmin savunulabilmesi eşitliğini savunmuşlardır. Böylece ve kendilerine göre eşitlik prensibini savunmuşlardır.
    Yani eşitlik prensibi bu dar çerçevede ele alındığında ve o dar alana sıkıştırıldığında saçmalık olabilecek ve en gerici amaçlar için bile kullanılabilecek bir prensiptir.
    Bu nedenle komünizm için eşitlik prensibinin esas anlamı üretim araçları sahipliğinde eşitsizliği ortandan kaldırmak, komünal-ortak mülkiyeti oluşturmak, yani sınıfları yok etmektir.
    Eşitlik adına toplumsal alanda yapılan her şey de başlangıçta ele aldığımız bu eşitlik prensibi temelinde yapılır. Toplumdaki konumları nedeniyle birbirine eşit olmayan bireyler veya toplumsal guruplar şu veya bu ortak karakter temelinde birbirine eşitlenir. Uluslararası alanda da birbirine eşit olmayan şu veya bu toplumlar-uluslar- şu veya bu ortak karakter temelinde birbirine eşitlenir.
    Bu toplumsal eşitleme –veya eşitlemeyi ret etmek- faaliyeti devletin oluşmasından sonra ve daima hukuk şekline bürünür. Devletin kendi iç hukuku ve devletlerarası ilişkileri düzenleyen uluslararası hukuk.
    Bu eşitlik prensibinin ne kadar kötü ve gerici amaçlarla da kullanıldığı akılda tutulursa onun toplumsal gelişmedeki yeri ve anlamı doğru bir şekilde belirlenmesinde yarar vardır.

    2. Eşitlik ve Antagonizma (uzlaşmaz zıtlık)
    Toplumsal alanda herkesin içine çekilmiş olduğu alış-veriş sürecine, bir ürünün başka bir ürünle değiştirilmesi sürecine bir bakalım.
    Eskiden, takas döneminde, bir miktar şu veya bu ürün başka bir miktar şu veya bu farklı ürünle değiş tokuş edilirdi. Bütün farklı ürünler birbirleriyle doğrudan değiştirilebilirdi. Değişim sırasında farklı ürünlerin birbirlerine eşitlenmesine imkân tanıyan ortak karakterleri onların hepsinin şu veya bu somut emekte var olan soyut emek ürünü olmalarıdır. Farklı ürünler bu ortak karakterleri temelinde birbirlerine miktar olarak eşitlenirler. Eşitlenen soyut emek miktarıdır. Ürünlerin üretimindeki ve buna bağlı olarak alış-verişteki gelişmelerin sonucu olarak takas dönemi bitti. Şimdi bu işler para aracılığıyla yapılıyor.
    Bir miktar para bir miktar şu veya bu ürüne-meta ya- eşitlenir. Burada eşitlenen şey satın alınan ürünü üretmek için harcanan soyut insan emeği miktarı ile parayı elde etmek için harcanan soyut insan emeği miktarıdır.
    Takas döneminde, tüm ürünlerin birbirleriyle değiştirilebildiği zamanlarda tüm ürünlerin ortak bir özelliği, ortak bir karakteri daha vardı. Birbirleriyle değiştirilebilmek. Başka türlü farklı farklı ürünleri birbirleriyle değiştirebilmek yani onlardaki soyut emek miktarını eşitleyebilmek, ürünleri değiştirebilmek imkânsız olurdu. Alış verişteki gelişmeler sonucunda tüm ürünlerle değiştirebilmek özelliği, bu karakter metalardan sadece birinde yoğunlaşır. Bu ürün, bu meta paradır. Tüm diğer ürünler ise bu özelliklerini yitirirler. Birbirleriyle değiştirilemeyen bütün ürünler bir yanda, onlarla değiştirilebilen, değişim aracı olan para öbür yanda.
    Ortak bir özelliğin, ortak bir karakterin ilişki halindeki iki şeyden birinde yoğunlaşmasına, diğerinin bu özelliği, bu karakteri yitirmesine, bu gelişme neticesinde ortaya çıkan duruma antagonizma diyoruz. Bu tür bir ilişki halinde olan bu iki şeye de antagonist, uzlaştırılamaz zıtlar.
    Para ile tüm diğer ürünler arası ilişki böyle bir ilişkidir. Bir yandan hem para hem de tüm diğer ürünler soyut emek ürünüdürler ve bu temelde bünyelerinde taşıdıkları soyut emek miktarı üzerinden birbirlerine eşitlenebilir ve böylece birbirleriyle değiştirilebilirler. Diğer yandan ve değişim sürecinde yapılan tüm bu eşitlemelerin ve bunun yol açtığı gelişmelerin sonucu değiştirilebilirlik konusunda para ile tüm diğer ürünler arasında ortaya çıkan antagonizmadır. Değiştirilebilirlik karakteri paranın tekeline girmiştir.
    Bu durum ürünler arasında, para ve diğer ürünler arasında soyut emek miktarı açısından yapılan tüm eşitlemelere rağmen değişim sürecinde, alış veriş alanında, pazarda krizlere yol açar!
    Sen tut ürünleri her gün her saat her dakika eşitle, onlarda tutsun onca eşitlikten sonra antagonizmaya yol açsın. Bu antagonizmanın sonucu olarak pazar ve alış veriş süreci krizden kurtulamaz hale gelsin.
    Görülen o ki eşitlik problemli bir konu. Görülen o ki eşitlik kendi dar alanında, kendi başına ve kendi içinde antagonizmayı dışlayamaz.

    2-A) Sınıfsal Antagonizma (uzlaştırılamaz zıtlık).
    Ürünleri üretmek için üretim araçları gereklidir. Zamanla bunlar da değiş tokuş edilirler. Pazara sürülürler. O alır bu satar derken bir de bakmışın ki üretim araçları toplumdaki dar bir kesimin ellerinde yoğunlaşmış, onların mülkü haline gelmiş. Bunlar burjuvalardır. Bu gelişmelerin sonucunda toplumun büyük kesimi de üretim araçlarını yitirmişleridir. Bunlar artık üretim aracı sahibi değillerdir ve üretim aracı sahibi olamazlar. Bunlar proleterlerdir.
    Burjuva, kapitalist üretim şartlarında mülkiyet hakkı konusunda para ile ürünler arası ilişkide değiştirilebilirlik niteliğiyle bağıntılı olarak ortaya çıkan durumun aynısı oluşur. Mülk sahibi olmak, üretim araçlarının sahibi olmak niteliği toplumun bir kesiminde yoğunlaşır. Bunlar burjuvalardır. Toplumun büyük çoğunluğu ise mülk sahibi olma imkânına sahip değildir. Mülk sahibi olmak karakteri onlarda yoktur. Bunlar proleterlerdir.
    Görüldüğü gibi burjuva toplumda en belirleyici karakteristiklerden birisi olarak mülk sahipliği, üretim aletleri sahipliği toplumun dar bir kesiminde toplanırken bu karakter, mülk sahipliği, üretim araçları sahipliği karakteri toplumun çoğunluğunun sahip olamayacağı bir özelliktir, bir niteliktir.
    Dahası bir karakterin bu şekilde bir kesimde yoğunlaşıp, diğer kesim için imkansızlaşması olayı bu iki kesim arasındaki ilişkiyi antagonist ilişki haline getirir. Bu nedenle bu ilişki türü bin bir türlü sorunlara yol açar. Bu ilişki türü varlığını sürdürürken, bu ilişki türü korunarak, şu veya bu değişikliklerle, bu ilişkiyi sürdürmek imkânsızdır. Bu ilişki, bu antagonist ilişki antagonistlerin kaçınılmaz kavgası üzerinden yok edilmelidir. Ve proleterlerin iktidarı üzerinden yok edilir.
    Alış veriş sırasında para ile ürünler arasında ortaya çıkan ilişki türü de böyle antagonist bir ilişkidir. O da yok olmak zorundadır. O da burjuva ve proleterlerin antagonizması yok edilirken yok edilir. Proletarya iktidarı şartlarında bolluk sağlanarak ve para üzerinden ürün değişimi yok edilerek sonlandırılır.
    Bazı sosyalistler kendi iktidarları şartlarında burjuvalarla proleterlerin ilişkilerinin ‘antagonist olmayan’ ilişkiler olduğunu ama, doğru ele alınmazlarsa, ‘antagonist ilişkiler’ haline dönüşebileceğini söylerler. Bu öneri onların burjuvalı sosyalizm inşası teorileriyle doğrudan bağıntılıdır. Bu tür sosyalizm inşasının binlerce yıl alacağı ve bu tür sosyalizm inşası şartlarında proletaryanın burjuvaziye karşı sınıf mücadelesinin de binlerce yıl alacağı bu tür sosyalizm açısından, burjuvalı sosyalizm inşası siyaseti açısından doğru bir tespittir. Ama bu tespitler onların gerici, modern proletaryanın bilimsel komünizmine düşman olan teorilerini, burjuvaziye ve burjuva şartlara açık kapı bırakmak amaçlı istek ve taleplerini yansıtmaktan başka bir anlam taşımazlar.

    3. Burjuva Eşitlik Prensibi
    Burjuvazi feodal toplumun ayrıcalıklı katmanlardan oluşan yapılanmasına ve bu yapıya hükmeden feodal üst katmanlara karşı iktidar mücadelesini başlattığında feodal hâkim katmanlara ‘eşitlik ilkesiyle’ karşı çıkmak, ‘eşitlik’ sloganını öne sürmek zorundaydı.
    Ayrıcalıklara sahip guruplar olamaz. Tüm vatandaşlar ‘eşittir’. Devlet açısından, hukuku önünde herkes eşittir!
    Tüm vatandaşların hukuk önündeki eşitliği yukarıda ele aldığımız mülk sahipliği konusunda toplumun pratik olarak antagonist iki kesime bölünmesi temelinde, bir kesimin mülksüzlüğü ve mülksüzleştirilmesi temelinde ilan edilen hukuksal bir eşitliktir. Soyut bir eşitliktir. Dolayısıyla pratik temeli burjuva vatandaşlarla proleter vatandaşlar arasındaki ‘eşitsizliğe’, aslında tam bir antagonizmaya, uzlaştırılamaz bir zıtlığa dayanmaktadır. Pratik olarak ‘eşitsizlik’ üstüne inşa edilmiş temeli çürük olan bir hukukta eşitliktir, soyut eşitliktir.
    Burjuva eşitlik ilkesi pratikte ‘eşitlik’ olamayacağı için ve de olmadığı için sadece hukuksal olarak eşitlik şekline bürünür. Soyut eşitlik. Başla türlü de olamaz.
    Bu o kadar doğrudur ki bizzat burjuvaların kendi ülkelerinde ve kendi aralarında bile eşitlik imkânsızdır. Bir burjuvanın sermayesi 5 milyon ise, bir başkasının 500 milyon, 5 milyar, 500 milyardır. Bu gerçek eşitsizlik nedeniyle kendi aralarındaki ilişkide geçerli olan kanun balta girmemiş ormanlardaki yabani hayvanlar arasında geçerli olan kanundur. Büyük ve güçlü olan küçük ve güçsüz olanı yer. Ama pratik alandaki eşitsizlikleri ne kadar çok artarsa hukuk alanında kendi aralarındaki ilişkilerin eşitlik temelinde sürdürüldüğü ve sürdürülmesi konusunda da bir o kadar daha ısrarlıdırlar. Tekelleşmişlerdir. Geçtim tekelleşememiş burjuvaları, daha büyük tekel, büyük ama kendinden küçük olan tekelleri dahi ezer ve elinden gelirse yok eder ve ama bütün bunların hukuk alanında eşitlik temelinde yapıldığı ilan edilir.
    Burjuva şartlarda toplumsal alanlarda pratik eşitsizlik kaçınılmazdır. Bu temellerde ortaya çıkan ve varlığını sürdürmeye çabalayan burjuva eşitlik hukukunun bu pratik eşitsizlikleri ortandan kaldırması imkânsızdır. Kaldıramaz. Öyle bir amacı da yoktur. Bir de bunlara burjuvazinin burjuva eşitlik hukukunun tüm alanlardaki eşitsizlikler hakkında eşitlik ilan eden kanunları da yapmamış, bu kanunları yaptığı alanlarda da uygulamamış olması eklenir. Pratik eşitsizliğe hukuksal alandaki eksiklikler de eklenir Dolayısıyla bir yandan pratikte kaçınılmaz olan eşitsizlikler yığını, öbür yandan hukukta eşitsizlikler yığını pek çok konuda ‘eşitlik’ talep eden toplumsal hareketlere yol açar. Burjuva şartlarda, burjuva eşitlik taleplerinin şu veya bu kesim tarafından öne sürülmesin önlenmesi imkânsız bir olgudur.
    Hiçbir burjuva iktidarı burjuva eşitlik sorunlarını çözememiştir. Çözemez de. Burjuva eşitliğin elde edilmesi bile burjuvazinin oluşturduğu dar sınırların aşılmasını ve böylece eşitliğin gereksiz hale getirilmesinin şartlarının hazırlanmasını gerektirir!
    İşin aslında çokça bahsi edilen eşitlik toplumsal alanda bir anlam ifade edecekse o anlam üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin yok edilmesi, bu alandaki ‘eşitsizliğin’ yok edilmesi yani sınıfların yok edilmesi olmak zorundadır. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet yok edildiğinde mülkiyet farkı nedeniyle ortaya çıkan antagonizma yok edileceği için, yani sınıflar yok edileceği için ve bu temelde bolluk elde edildiğinde her biri bir farklı birey olan kişiler arasında eşitliğe, hukuksal bir kural olarak eşitliğe de gerek kalmaz. Tıpkı ve eş zamanlı olarak ortak mülkiyet temelinde internet üzerinden doğrudan demokrasi elde edildiğinde insanların insanları yönetme aracı olan ve tüm toplum adına hukuk yapıcısı olan devlete ve dolayısıyla demokrasiye de gerek kalmayacağı ve bu şartlarda oluşan doğrudan demokrasinin yani devletin söneceği ve yok olacağı gibi

    3-A) Burjuva uluslar arasında burjuva eşitlik
    Bu eşitlik türü de hukuksal eşitlik alanıyla kısıtlıdır. Nasıl ki tek tek ülkelerde pratik alanda burjuvalar birbirlerine eşit değillerse, farklı ulusal burjuvalar da pratik olarak birbirlerine eşit değillerdir. Nasıl ki tek tek ülkelerde kendi aralarındaki ilişkilerde balta girmemiş ormanlardaki yabani hayvanlar arasındaki geçerli olan kanun, yani büyük ve güçlü olanın küçük ve güçsüz olanı yemesi kanunu geçerli ise, kendi aralarındaki uluslararası ilişkide de bu kanun geçerlidir. Daha büyük olanları, geçtim küçük ve güçsüz olanlarını, kendileri de büyük ve güçlü olan ama kendilerinden küçük ve güçsüz olanları da ezer ve mümkünse tamamıyla kendine bağımlı kılar ve dahası yok eder. Ama tüm bunların uluslararası hukuk alanında eşitlik temelinde yapıldığı ilan edilir.
    Bu ülkelerin, yani ulusal burjuvaların devletlerinin bağımsızlığı, dolayısıyla ülkelerin iç işlerine karışılmaması; ülkelerin sınırlarının ihlal edilemezliği, dolayısıyla saldırganlık gibi ülkeler arasında, farklı burjuva uluslar arasında, onların devletleri arasındaki ilişkilerde burjuva eşitlik hukuksal prensibinin sürekli ayaklar altına alınışına yol açar.
    Burjuva şartlarda uluslararası alanda pratik eşitsizlik kaçınılmazdır. Bu temellerde ortaya çıkan ve varlığını sürdürmeye çabalayan uluslararası burjuva eşitlik hukukunun bu pratik eşitsizlikleri ortandan kaldırması imkânsızdır. Kaldıramaz. Öyle bir amacı da yoktur. Bir de bunlara burjuvazinin burjuva devletler arasındaki eşitlik hukukunun tüm alanlardaki eşitsizlikler hakkında eşitlik ilan eden kanunları da yapmamış ve yaptığı alanlarda da uygulamamış olması eklenir. Pratik eşitsizliğe uluslararası hukuksal alandaki eksiklikler de eklenir Dolayısıyla bir yandan burjuva devletler arasında pratikte kaçınılmaz olan eşitsizlikler yığını, öbür yandan uluslararası hukukta eşitsizlikler yığını burjuva devletlerin pek çok konuda ‘eşitlik’ talep eden hareketlerine yol açar. Burjuva şartlarda, uluslar arası burjuva eşitlik taleplerinin şu veya bu burjuva devlet tarafından öne sürülmesin önlenmesi imkânsız bir olgudur.
    Uluslararası arenada hiçbir burjuva iktidarı burjuva uluslar arasında eşitlik sorunlarını çözememiştir. Çözemez de. Bu alanda da burjuva eşitliğin elde edilmesi bile burjuvazinin oluşturduğu dar sınırların aşılmasını ve böylece eşitliğin gereksiz hale getirilmesinin şartlarının hazırlanmasını gerektirir!
    İşin aslında uluslar arasında, ülkeler arasında çokça bahsi edilen uluslararası eşitlik bir anlam ifade edecekse o anlam her ulusta ve her ülkede üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin yok edilmesi, yani sınıfların yok edilmesi ve böylece uluslar ve ülkeler arasında düşmanlığın yok edilirken işbirliğinin de elde edilmesidir. Uluslar saflarında, tüm ülkelerde üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet yok edildiğinde uluslar arasında, ülkeler arasında mülkiyet farkı nedeniyle ortaya çıkan farklılıklar ve özel mülkiyetten kaynaklanan düşmanlıklar yok edileceği için, yani tek tek uluslarda ve ülkelerde sınıflar yok edileceği için bolluk elde edildiğinde uluslar arasında, ülkeler arasında eşitliğe, hukuksal bir kural olarak eşitliğe de gerek kalmaz.

    3-B) Kendi ulusal devletlerine sahip olmayan ulusların özel konumlarının yol açtığı Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Ulusların ayrı devlet kurma Hakkı olarak burjuva eşitlik prensibi.
    Uluslar arası ilişkilerde burjuva eşitlik prensibinin yol açtığı özel bir husus kendi devletlerine sahip olmayan burjuva uluslarla ilgilidir. Burjuva ulusların eşitliği prensibi uygulanacaksa, bu eşitlik ilk başta onların kendi ayrı devletlerinin, onların devletleri aracılığıyla yönettikleri ülkelerinin varlığını gerektirir. Bu olmamış uluslararası alanda devleti, ülkesi olmayan burjuva ulusların uluslararası hukuksal alanda eşit konumda olmaları, o kötü şöhretli burjuva eşitliğin bir parçası olmaları imkânsızdır.
    Uluslararası alanda burjuva uluslar arası eşitlik prensibi, tüm burjuva eşitlik türleri gibi pratik değil de hukuksal bir eşitlikten ibaret olduğu için, ulusların kendi kaderini tayini sorunu hukuksal eşitlik alanıyla sınırlıdır. Pratik alandaki eşitsizlikler, pratik alanda güçlülerin küçükleri bağımlı kılması vb sorunlar onun alanına girmezler.
    Hukuksal eşitlik her burjuva ulusun hakkıdır, isterse bu eşitlik pratikte bin bir türlü eşitsizlik temelinde yükselsin. Çünkü sorun ekonomik, askeri, siyasi, diplomatik vb. alanlarda eşitlik sorunu değil, her ayrı burjuvazinin kendi devletine, ülkesine sahip olması sorunudur. Burjuva uluslar arasındaki tüm diğer burjuva eşitlik sorunları farklı ulusal burjuvaların ayrı devlet olarak varlıkları temelinde ve onların devletleri, ülkeleri arasındaki ilişkilerde kendilerini ortaya koyarlar.
    Dolayısıyla, burjuva uluslar var oldukça, uluslararası arenada burjuva uluslar arasında ilişkiler var oldukça, devletlerine sahip olmayan ulusların ayrı devlet kurma burjuva eşitlik talepleri de şu veya bu şekilde var olacaktır. Burjuva bir hak olarak bu hak da var olacaktır.
    Burjuva uluslar açısından burjuva eşitlik sorunu devlet sahibi olmayan burjuva ulusların burjuva devletlerine sahibi olmasıyla çözümlenmiş olur. Burjuva çerçevede ulusal sorunun çözümü bu noktada sonlanır.
    Burjuva uluslar açısından bu sona varmak sonrasında şu durum ortaya çıkmaktadır:
    Ekim Devrimi sonrası kanıtlanmış bugünlerde kesin olarak ortaya çıkmıştır ki burjuvazinin tek amacı ‘kendi’ işçilerini ve köylülerini sömürme hakkını elde etmektir. Bu amaçla yabancı burjuvalarla işbirliği, ulusal özgürlüğün yabancı burjuvalara peşkeş çekilmesi yani kendi milletinin işçilerine ve köylülerine karşı kendi iktidarının korunması için her şeyin yapılması, işte burjuvazinin milliği ve özgürlük ve demokrasi anlayışı bundan ibarettir.

    4. SOSYALİST EŞİTLİK PRENSİBİ (Proletarya ve Burjuvazi Arasındaki Antagonist ilişkilerdeki gelişmeler ve sosyalist eşitlik prensibi.)
    Ekim 1917 sosyalist devrimiyle birlikte sosyalist uluslar ve ulusallaşmada sosyalist yöntem ve ulusalar arasındaki ilişkilerde de sosyalist ilişkiler devreye girdi.

    4-A) Sosyalist eşitlik
    Hali hazırda burjuva olan bir ulusta proletaryanın burjuvaziyi devirip iktidara gelmesi sosyalist ulusların doğmasına yol açtı. Bunlar burjuvasız uluslardır.
    Bu ulusların saflarında yukarıda ele aldığımız pratik alandaki antagonizma çözülmüştür. Bir yanda mülk sahibi olan burjuvalar, öbür yanda mülk sahibi olmayan proleterler sorunu, toplumun temellerinde yatan bu eşitsizlik, bu uzlaşmaz zıtlık yok edilmiştir. Böylece oluşturulan ve tüm vatandaşların mülk sahibi, ortak mülk sahibi olmaları temelinde burjuvazinin asla ve asla çözemediği burjuva eşitlik sorunları hukuksal alanda hızla ve kolayca çözülmüştür.
    Bu temellerde, sosyalist temellerde burjuvazinin ve burjuva eşitlik prensibinin asla ve asla öne süremediği ve süremeyeceği eşitlik sorunları ortaya çıkmıştır ve bunlar sosyalist eşitlik prensipleri temellerinde ele alınmıştır.
    Proletarya iktidarı şartlarında sosyalizmin inşası, inşa edilmiş sosyalizm (komünizmin inşası) dönemlerinde toplumdaki pratik eşitlik sorunları ve bunların çözümlenmesine bağlı olarak ele alınan ve aynı zamanda bunları çözmek için bir araç olan sosyalist hukuksal eşitlik sorunu burjuva olmayan temellerde, elde edilen sosyalist temellerde kendini ortaya koymuş sorunlardır. Hukuksal alanda burjuva eşitlik sorunları halledildikten sonra kendilerini ortaya koymuş eşitlik sorunlarıdırlar. Gelişmeler mevcut pratik eşitsizliği ve dolayısıyla hukuksal alanda eşitlik sorununu yok etmek için toplumdaki eşitsizliklerin yeni ve sosyalist eşitlik prensiplerine uygun olarak ele alınmasını zorunlu kılmıştır. Bu eşitlik prensibi pratikte kaçınılmaz olan eşitsizliklerin pratik eşitlik yani ortak mülkiyet temelinde ele alınmasını ve hukuk alanlarında da sosyalist eşitliğin elde edilmesi ve böylece pratik ve hukuksal alanda eşitlik olan sosyalist eşitlik prensiplerinin uygulanması şekline bürünür. Böylece pratik alandaki eşitsizliklerin yok edilmesi, dolayısıyla da eşitlik sorununun yok edilmesi şartları oluşturulur, yani komünizm inşa edilir.

    4-B) Sosyalist Uluslar Arasında Eşitlik.
    Sosyalist uluslar arası ilişkide kullanılan eşitlik prensibi de böyledir. Sosyalist eşitlik prensibine uygun olarak örgütlenir. Enternasyonalizmdir.
    Bir çatı altında toplanmış olan farklı sosyalist ulusların mülkiyeti ortaktır. Bu mülkler tüm ulusların en hızlı bir şekilde gelişmesi için, bu ortak hedef için kullanılır. Bu dönemde farklı sosyalist uluslar arasında pratik olarak farklılıklar, eşitsizlikler kaçınılmaz olduğundan, bu farklılığı en hızlı bir şekilde yok etmek için bütünün çıkarı ve bütünün en hızlı gelişmesi gerekliliği göz ardı edilmeden, güçlü uluslar güçsüz uluslara destek olurlar. Burjuva ulusallaşma döneminden geçmemiş ve dolayısıyla ulusallaşamamış halklarda sosyalizm temelli olarak ve hızla ulusallaşırlar. Sosyalist uluslar haline gelirler.
    Tüm bu dönem boyunca kendi saflarında enternasyonalizmin şanlı prensiplerini, sosyalist ulusların kardeşliği ve işbirliğini savunan bu sosyalist ulusların ayrılıp ayrı devlet kurma hakları, sosyalist bütünden kopma hakları mahfuzdur. Bu hak burjuva bir hak olarak değil, sosyalist bir hak olarak, birliğin enternasyonalizme dayandığını ispatlayan, gönüllülüğe dayandığını ispatlayan ve birlikteliği güçlendiren ve koruyan bir hak olarak vardır.
    Sosyalizm şartlarında tek tek ulusların sosyalist devletlerine sahip olmaları uluslar arasında pratik ve hukuksal eşitliğin elde edilmesi ve böylece uluslar arasında eşitsizliklerin çözülmesinde ve dolayısıyla da uluslar arasında eşitlik sorununun yok edilmesi için bir son değil, sadece bir başlangıçtır! Farklı uluslar arasında hukuksal alandaki sosyalist eşitliğin pratik alandaki eşitlikle taçlandırılması, yani uluslararası arenada komünizmin inşası döneminin başlangıcıdır.
    Uluslar arasındaki ilişkilerde sosyalist eşitlik prensiplerin uygulanışının 1953 yılına kadar SSCB’ndeki ve Halk Demokrasilerindeki uluslar saflarında yol açtığı ekonomik, siyasi ve ahlaki değerlerdeki gelişmeler malumdur.

    4-C) SOSYALİST ULUSLAR VE BURJUVA ULUSALAR ARASINDA EŞİTLİK
    Proletarya devlet olarak örgütlendiği oranda ve nasıl ki devlet örgütlenmesi proletarya açısından yeni bir örgütlenme türüne tekabül ederse, sosyalist devletlerin uluslararası arenada varlığı ve onların sosyalist olmayan devletlerle ilişkisi de proletarya açısından yeni bir mücadele ve örgütlenme türüne yol açar. Bu tür devletlerle ilişkilerin düzenlenmesi alanı, uluslararası hukuk alanı ve bu hukukun uygulanmasını denetleyen yapılanmalar-örgütlenmeler alanı.
    Bu şartlarda uluslararası hukukta devletlerarası eşitsizliklerin teşhiri ve bu eşitliklerin elde edilmesi için mücadele yeni bir boyut kazanır. Sosyalist devletlerin bu alandaki etkinliğiyle orantılı olarak uluslararası hukuk burjuvazinin istediği şekilde kısıtladığı ve istediği şekilde ayaklar altına aldığı konumunu yitirir. Her bir kısıtlama, her bir ayaklar altına alış onların teşhir ve tecridi için bir araç olmak yanında bu eşitliklerin uluslararası hukuksal alanda savunulduğu ve pratik olarak da uygulanması için uluslararası yapılanmaların oluşturulmasının kavgasının verildiği bir alana dönüşür. Bu şartlarda uluslararası hukuk artık basit bir burjuva uluslararası hukuk değildir. Tüm devletlerin uymak zorunluluğunun sosyalist devletler tarafından ısrarla savunulduğu uluslararası hukuk oluşturulur ve onun devletlerarasında hem hukuksal hem de pratik eşitlik aracı olması için mücadele sürer.
    Bu mücadele esas olarak devletlerinin bağımsızlığı, dolayısıyla ülkelerin iç işlerine karışılmaması; ülkelerin sınırlarının ihlal edilemezliği, dolayısıyla saldırganlık gibi ülkeler arasında, onların devletleri arasındaki ilişkilerde ve devletlerine sahip olmayan uluslar ve sömürgelerin özgürlüğü, parçalanmış ulusların birleştirilmesi alanında eşitlik hukuksal prensiplerinin korunması, uygulanması ve bu prensiplerin çiğnenmesine karşı mücadele şekline bürünür.
    Barış içinde bir arada yaşama prensibi ve bununla bağıntılı olan devletler arası ilişkilerde barışın korunması prensibi bu alandaki mücadelenin temel taşlarını oluştururlar.
    Bu mücadelenin bilhassa İkinci Dünya Savaşı sonrası prensipli uygulanışının barış ve uluslar arasındaki ilişkilerde, ezilen ulusların özgürlüğü mücadelesinde tüm ulusların kendi burjuvalarına ve yabancı burjuvaların hâkimiyetine karşı mücadelelerinde tüm ulusal güçlere yaptığı katkılar malumdur. 1953 sonrasında bu mücadelenin ABD hegemonyasına uydurularak yenilgiye uğratılmasının, tüm prensiplerin ayaklar altına alınmasının yol açtığı bugünkü sonuçlarda herkesi için malumdur.

    5. GÜNÜMÜZDE ULUSLARARASI HUKUK
    Günümüz şartlarında tek tek ülkelerde burjuva eşitlik o ülkeyi yöneten burjuvazi için (ve de feodaller vb. için) tam bir cendere şekline bürünmekte ve onlar bu cendereden kurtulmak için çeşitli hukuksal ve pratik yöntemler geliştirmektedirler.
    Aynı şekilde günümüz şartlarında uluslar arasında sosyalist eşitlik kalıntılarını da içinde barındıran devletlerarası eşitlik sorunlarını güçlü devletler tam bir cendere olarak görmekte ve ondan kurtulmak için çeşitli hukuksal ve pratik yöntemler geliştirmektedirler. İnsan hakları savunusu lafzı dahi böylesi amaçların aracı olmaktadır ve ülkelerin iç işlerine karışma aracı olarak kullanılmak amacıyla BM hukukuna işlenmiştir!

    5-A) Günümüz şartlarında Burjuva Ulusların Oluşturduğu Burjuva Dünya Tablosu
    i) Emperyalist ‘büyük’ güçler tüm dünya devletlerini sömürmek amaçlı olarak onları kendilerine mali, ticari, teknik, askeri, diplomatik, kültürel vb. tüm alanlarda bağımlı bir konuma sokmuşlardır. Bu nedenle kendi sınırları içinde çok uluslu olmasalar bile diğer ulusları ezen çok uluslu devlet konumundadırlar. Dolayısıyla ulusal sorunun alıp başını gittiği ülkeler durumundadırlar.
    Kaldı ki bunlardan bazıları kendi metropollerinde, kendi ülkelerinde de çok ulusludurlar. Ve aynı zamanda dünya çapında ekonomik ve siyasi ilişkilerdeki gelişmeler nedeniyle ülkeleri içine diğer ülkelerden göçmen işçilere yer vermek zorunda kaldıkları için kendi ülkelerinde de ‘göçmen sorunu’ adı verilen ulusal sorunlar ortaya çıkmıştır.
    ii) Bu ‘büyük’ güçlerin emperyalizm siyasetinin temelini ekonomideki tekelcilik oluşturur. Bu nedenle diğer devletleri sömürmek konusunda da her biri tekelci bir konum elde etmek siyasi eğilimine sahiptirler. Bu nedenle diğer devletleri sömürme tekeli için kendi aralarında mücadele ederler. Bu mücadele kaçınılmaz bir şekilde onların arasında askeri alanda şu veya bu şekle bürünen ve giderek genel bir savaşa (Dünya savaşına) dönüşme eğilimi taşıyan savaşlara yol açar.
    Genellikle bu eğilimin diğer ulus ve ülkelere karşı basit bir hâkimiyet şeklini aldığı sanılır. Halbuki ve bilhassa bugünlerde ve dünya kapitalizminin genel krizinin (üretim tekniğindeki muazzam gelişmenin-ki bu doğrudan komünist topluma işaret eden bir aşamadadır- kapitalist sistemde yer alabilen ülkelerde ve hızla büyük çapta ürün bolluğuna yol açarken bu ürünlerin paraya dönüşmesinin aracı olan kapitalist pazarın çok yavaş büyüyebilmesi) bugün varmış olduğu şartlarda bu tekelci hakimiyet eğiliminin kendini ortaya koyuşu başka tür ilişkilere yol açmaktadır. (Bunlara Lenin de değinmiştir) Şu anda yoğun bir şekilde kullanılma imkanı olmayan, veya rakibin eline geçerse onların yoğun bir şekilde kullanıp o alanda kendi tekellerini sarsabileceği ham madde kaynaklarına rakiplerin ve de o ülke halkının-devletinin-ulaşmasını engellemek; bu kaynakların mevcut teknolojiyle ve yoğun üretimi yerine kendi dar ihtiyacına yeterli ve tekelini koruyan en eski üretim metotlarıyla ve kölelik sistemiyle ve ‘kanun dışı’ kullanılmasını örgütlemek, ve mali ve diğer pazarların hakimiyetinin diğer emperyalistlerin eline geçmesini önlemek için ne gerekirse yapmak, vb. Ülkelere, bölgelere ve hatta kıtalara kimsenin hakim olamamasını sağlamak için ne gerekirse yapmak, mesela kaos-kargaşa yaratmak-devletsiz ülkeler yaratmak-, ‘kimlik siyaseti’ adı altında her yerde her tülü farklılıkları teşvik etmek, bu farklılıklar temelinde birbirleriyle çatışan ve mümkünse savaşan guruplar oluşturmak, ve onları silahlandırıp kendilerine bağımlı hale getirmek, bu toplumsal gurupları bu savaşlarla yok olma tehdidi ile karşı karşıya bırakıp onların can havliyle kendilerinden silah satın alan ve bu silah alımı için onların istediği her şeyi yapan gurupların oluşmasını sağlamak, ve gerektiği anda da onları çöpe atmak, vb.
    Bu çerçevede su, yiyecek, ilaç ve tabii afetler bile bu amaçlarla kullanılan araçlar konumuna gelmişlerdir. Sadece askeri ve diplomatik değil ekonomik araçlar da devrededir ve kullanılmaktadır. Bu emperyalist amaçlarla kullanılmayan hiçbir kurum kalmamıştır. Hiçbir şeyin ‘kutsallığı’ yani amacına uygun işlemesine izin verilmemekte her şey emperyalist amaçlarla kullanılmaktadır. Vakıflar, yardım kurumları, yayıncılık, kültürel faaliyetler, eğitim kurumları ve de ticari ve üretim şirketleri ve yöneticileri, velhasıl her alan diğer uluslara ve ülkeler karşı kötü amaçlı faaliyetlerin aracı haline getirilmektedir.
    Toplumları yok olmakla tehdit eden örgütler oluşturulmakta, onların faaliyetleri nedeniyle kendilerini yok olmak tehdidi altında bulanlara ‘yardım’ edilmekte ve kendilerine bağımlı kılınmaktadır. Vb vb.
    Dünyanın dört bir yanında barbarlık örgütlenmektedir.

    iii) İkinci dünya savaşı sonrası dönemde galip ve yenilmiş tüm büyük emperyalist güçler ABD hegemonyası altında, ABD etrafında bu hegemonyayı kabullenerek, kendi bağımsızlıklarını da yitirerek bir ittifak oluşturmuşlardır. SSCB ve Halk Demokrasileri 1953’e kadar bu ittifaka karşı her alanda mücadele etmişlerdir. 1953 sonrasında ise bu ittifakın ‘düşman görünümlü’ parçası olmuşlardır. SSCB ve Halk Demokrasilerinin kesin yıkımından yaklaşık on yıl sonra ve bilhassa son birkaç yıldır ABD’nin bu hegemonyası sürmesine rağmen sarsılmaya başlamıştır. Şu anda büyük güçler arasındaki tüm ilişkilerde ve dolayısıyla da diğer devletleri sömürme tekeli konusunda her geçen gün artan bir çatışma ve burjuva devletlerarası dünya ilişkiler sisteminde yeni düzenlemeler, yeni şekillenmeler gözlenmektedir. Bu şekillenmelerin altında yatan temel neden dünya kapitalizminin genel bunalımının bugünkü aşamasıdır.
    Dünyanın dört bir yanında barbarlık örgütlenmektedir.
    iv) Şu anda birkaç istisna dışında bütün eski sömürgeler ve bağımlı uluslar ‘bağımsız’ devletlerine kavuşmuşlardır. Bu bağımsızlık büyük emperyalist güçlere tam bir bağımlılık ilişkisidir. Hepsi de kesen kes bağımlı devletler konumundadırlar.
    Bu devletler kendi içlerinde burjuva bir yapılanma oluşturabildikleri oranda geri kalmış şartlarda yaşayan pek çok ulus ve aşireti de içlerinde barındırıyorlarsa kendi içlerinde bir yığın ulusal, dini çatışmalardan mustariptirler. Kaldı ki bu devletlerin pek çoğu emperyalist sistem içinde kaldıkları için kendi içlerinde burjuva ulusal devletler haline dahi gelememişlerdir.
    Bu devletler, dünya kapitalizminin genel krizinin bugünkü şartlarında emperyalist büyük güçlere tamamıyla bağımlı konumda olmalarına rağmen ve bu nedenle, büyük güçlerin kendi çıkarları çerçevesinde yoğun baskılarla karşılaşmaktadırlar. Onlara tam teslimiyet dahi, sistemin tutarlı bir parçası olarak var olmaları açısından artık sonuç vermemektedir. Dünya kapitalizminin genel krizi (bu nedenle tek tek fabrikaların değil tek tek ülkelerin ve giderek tek tek kıtaların ekonomik sistem dışına itilmeleri ve ekonomik sistem dışında tutulmaları) ve bu temellerde yükselen farklı güçlerin farklı çıkar çatışmaları bu devletleri sürekli bir tehdit altında bırakmaktadır. Ve onlar güçlerine orantılı olarak bu konumda şu veya bu emperyalist güce dayanarak ayakta kalmaya çalışırken, pek çoğu tam bir kaosa-kargaşaya sürüklenmektedirler. Bu ülkeleri yöneten burjuvalar-feodaller-aşiret reisleri emperyalist sistemde yer alarak yönetme çabalarının işe yaramadığını görmekte ve ama bu bağımlılıktan da vaz geçememektedirler. Onların hâkimiyeti altında devletleri, ülkeleri, halkları, milletleri tam bir çıkmaza sürüklenmektedirler. Ülkelerin bağımsızlığı, ülkelerin iç işlerine karışılmaması, ülkelerin sınırlarının ihlal edilemezliği, ülkelere saldırının yasaklanması, devleti olmayan ulusların devletlerine sahip olması gibi ülkeler arasındaki ilişkileri, uluslar arasındaki ilişkileri yönlendirmesi gereken tüm ilkeler çiğnenmekte ve emperyalist amaçlarla kullanılmakta ve bu ülkeler için gerekli olan ve ihtiyaçları olan bu uluslararası hukuk kuralları, bu eşitlik kuralları bizzat bu ülkelerin yöneticileri tarafından emperyalist büyük güçlerle uyum çabaları nedeniyle bizzat kendileri tarafından da ayaklar altına alınmakta ve bu kural tanımazlık, bu eşitsizlik sonuçta kendilerini ve ülkelerini de vurmaktadır.
    Dünyanın dört bir yanında barbarlık örgütlenmektedir.

    v) Emperyalistler arası ilişki bağımlı devletler açısından petrol zengini ülkelerde özel bir duruma yol açmıştır. Kesenkes bağımlı konumda olan bu ülkeler aynı zamanda mali olarak zenginliğe boğulmuşlarıdır. ABD’nin (ve onunla sıkı işbirliğinde olan Britanya’nın) diğer büyük güçleri kontrol mekanizmalarından biri olarak ortaya çıkan bu durum da şu anda sarsılmaktadır. Bu sarsılmanın Irak, Libya ve Suriye’de yol açtığı sonuçlar herkesin malumdur.
    Dünyanın en bağımlı ülkeleri arasında olan petrol zengini ülkelerin aynı zamanda dünyanın mali olarak en zengin ülkeleri arasında olmaları, emperyalizmin ABD hegemonyası altındaki genel krizinin yol açtığı ‘enteresan’ bir durumdur.
    Petrol zengini bu ülkelerin konumları büyük güçler arasındaki ilişkilerdeki yeniden şekillenmeyle bağıntılı olarak yeniden şekillendirilmektedir. Mali zenginliklerini ve hatta varlıklarını koruyup koruyamayacakları emperyalist büyük güçler tarafından ele alınmakta olan bir sorundur.
    Dünyanın dört bir yanında barbarlık örgütlenmektedir

    vi) Bila istisna bütün burjuva (feodal) devletler, ama en önemlileri olarak başta ABD olmak üzere tüm büyük ‘güçler’ birbirlerine karşı (ve farklı ittifaklarla) burjuva (feodal) ülkelerin içindeki ve bu ülkeler arasındaki her türlü farklılıkları ve çatışmaları kullanmak ve böylece hedef ülkeleri zayıflatmak yöntemini gemi azıyı almış bir şekilde kullanmaktadırlar.
    Bu tür faaliyetlerin esas hedefi olan güçlü olmayan ülkeler bu tür yöntemleri kullandıkça bu tür yöntemler üzerinden daha da kolay kullanılır hale gelmektedirler.
    Tek tek ülkelerdeki farklılıkların bir unsuru olan devletlerine sahip olmayan uluslar ve baskı altındaki dini guruplar burjuva çerçevede kalmakta ve dahası feodal ve kölecilik şartlarına geri gitmekte ısrarlı oldukları oranda, yani emperyalist zinciri kırmak ve ondan kopmak siyasetini benimsemedikleri oranda sürekli olarak bu yöntemlerin kullanıcısı ve kullanılanı olmaktan kaçınamamaktadırlar.
    Ülkeler ve uluslar arasındaki bu gelimeler dünya kapitalizminin genel bunalımının derinleşmesinin hem bir göstergesi hem de bir kaynağıdırlar.
    Dünyanın dört bir yanında barbarlık örgütlenmektedir.

    vii) Onlar bu bunalıma çözümü dünyanın dört bir yanına yaydıkları kaosta, yani savaşlarda ve her alandaki yıkımlarda aramaktadırlar. Bilhassa da proletaryanın tüm örgütlerinin ve onun komünizminin atomize edilmemesinde ve kaos içinde tutulmasında aramaktadırlar. Çünkü onların barbarlığını önlemeye ve yıkmaya muktedir tek güç dünya proletaryası ve onun komünizmidir!
    Bu tabloyu daha detaylandırmak mümkündür ve bu tablo detaylandırılmalıdır.

    6) GÜNÜMÜZ ŞARTLARINDA ULUSAL SORUNDA KOMÜNİZMİN STRATEJİ VE TAKTİKLERİ
    İçinde yaşadığımız çağ 1917 Ekim devriminden beri emperyalizm ve proleter devrimleri çağıdır. Vardığımız yerde bu çağın belirleyicisi olan emperyalizm ve proleter devrimlerinin konumları değişmiştir. Emperyalizm dünya komünizminin yenilgiye uğratılması ve mikro-çiplerin icadı ile birlikte tam bir barbarlık aşamasındadır. Proleter devrimleri yani komünizm de mikro-çiplerin icadı, yani mükemmel şekliyle komünizmin tüm teknolojik temellerinin oluşması ve proletaryanın dünya çapında yayılması nedeniyle en gerisinden en ilerisine tüm uluslar ve ülkeler için bir gereklilik ve emperyalist kapitalizme karşı kesin zafer aşamasındadır.
    Bir yanda her geçen gün ağırlaşan ve azan emperyalizmin barbarlığı, öbür yanda mükemmel şeklini ortaya koymuş ve doğumunu bekleyen komünizm!
    Dünya şu anda ya o ya bu şartlarındadır. Ya emperyalizmin barbarlığı, ya da komünizm. Hem o hem bu imkânsız bir durumdur!
    Dünyanın ‘en ileri’ (büyük emperyalist güçler) uluslarından tutunuz dünyanın en geri (küçük ve kapitalist olarak geri) uluslarına kadar ve hatta kendi devletlerine sahip olmayan ulus ve sömürgelerine kadar bütün uluslar kesin bir şekilde ikiye bölünmüşlerdir. Bir yanda dünyayı barbarlığa götürmüş ve barbarlığı azdırmaktan başka bir yolu olmayan burjuvaların (ve feodallerin) ulusları, ulusları bölen ve birbirine düşüren bu uluslar gurubu, diğer yanda uluslarının kurtuluşu için tüm ulusların ele ele vermelerinin, birleşmelerinin zorunluluğunu idrak eden, bu burjuvaların (feodallerin) hâkimiyetine son vermenin zorunluluğunu idrak eden proleterlerin sosyalist ulusları.
    Ulusal kurtuluş, ulusal özgürlük, uluslar saflarında uluslar arası ilişkide demokrasi ancak ve ancak bu ikinci uluslar gurubunun zaferiyle mümkün olacaktır. Ya tüm uluslar proletaryanın ve onun komünizminin önderliğinde ele ele verecek ve onların iktidarı temelinde kurtulacak ve özgürleşecek, ya da bütün ulusların bugünkü barbar konumları ve onlar arası ilişkilerdeki barbarlık artarak sürecektir!
    Bugün komünizmin ulusların özgürlüğü sorunu alanındaki stratejik prensibi ve taktikleri bu temel üzerinde inşa edilmek zorundadır.
    Ulusların özgürlüğünün ve uluslar saflarında demokrasinin elde edilmesinin uluslararası proletaryanın birlik ve dayanışmasından ve onun bu birlik ve dayanışması sayesinde elde edilen ve korunan zaferinden ayrı düşünülmesi imkânsızdır.
    Ve bu zafer ancak ve ancak uluslararası proletaryanın makine + elektrik + kompüterler + proletarya diktatörlüğü=komünizm formülünü hayata geçirmek için yürütülen iktidar mücadelesinin sonucu olan ve tüm dünya proletaryasının birlik ve dayanışması temelinde yükselen sosyalist ulusal kurtuluş mücadelesidir.